www.google.com

bilalkayabay.blogspot.com

29 Nisan 2010 Perşembe



YETİM ANILAR

özgürlüğü mayalamış benime
gönlünce esen yeller
her tohumu bin çiçeğe sancılı
her kuytusu bir aşk masalı gizler

türkülerim eşlik etmiş
kınalı kekliklere
dağlarında konmadığım
taş mı var

çerkes ezgisine katıp sesini
ninnilerimi bezemiş deresi
düşlerimi denizlere taşımış
kimi dalgın gizemli
kimi hırçın isyankar
sularında arınmış
duygularım bedenim

soluk soluğa mutlu
unutup değnekliğini
kaf dağı'nın ardında
şahlara kalkmış atım

bir sonsuz beyaza durmuş
buram buram yağmış sevdam
baharları sümbüllemiş
salkım salkım gönlümü

kuşları daldaşım olmuş
acıları yoldaşım
azalmış insan yanı
uzağına düşmüş yolum

dönüşlerin boynu bükük
anılarım yetim şimdi



















25 Şubat 2010 Perşembe

HİÇ BİR ŞEY BİRDENBİRE OLMAZ

                                                   SAHİ BU GÜNLERE NASIL GELİNDİ
                                                YAKINMAYA HAKKI VAR MI ASKERİN

            Bütün dünyanın saygıyla önünde eğildiği, memleketin en seven şairini, mahkemeler, hakkında suçlanacak bir şey bulmayıp, aklanacağı sırada, mareşal unvanlı - eli Kur'anlı genel kurmay başkanınca "Bir suç icat edin ve mahkum edin" emri verilmedi mi !..
            "Milletin kaderi tehlikeye düşmedikçe, harp, bir cinayettir" diyen Atatürk'e rağmen, Atatürkçü geçinerek, dünyanın öteki ucundaki Kore'de Korelileri boğazlamaya gidip, bilmem ne kadar ölü  ve bilmem ne kadar sakatla, dönülmedi mi !
             27 Mayıs'ta, vatanı, cephelere bölen, her mahallede "Küçük Amerika Yaratma" gayretiyle, soygun ve talanı sistemleştiren, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler mantığıyla, hırsızın, soysuzun, vurguncunun destekçisi olan, kamunun arazisini, mafyaya, çapulculara dağıtan, bugün sorunlar yumağına dönüşmüş, gırtlağına kadar her anlamda bataklıkta debelenen kentler(!) oluşturan, ülkenin yarınlarına kıyanlar, bir müdahaleyle "demokrasi şehitleri rütbesine" yükseltilmedi mi !
            l2 Mart’ta “Balyoz Harekatı”yla, ülkenin yetişmiş  gerçek yurtsever, onurlu, bağımsız bir Türkiye diyen güzel çocukları akıl almaz zulümlerden geçirilip, gencecik yiğitleri alkışlarla “sallandır" ılmadı mı !..
            Atatürkçülük kimseye bırakılmazken, adı, Kalpaksız Kuvvacı'ya çıkacak kadar Atatürkçü, onurlu, namuslu, yurdunun, ulusunun tam bağımsız, mutlu yaşamasını savunan Uğur Mumcu "SAKINACLI PİYADE" yapılmadı mı !..
            İçlerinde, aşşağılık katillerin de bulunduğu pislikler, askeri ceza evlerinden, asker giysileri içinde, paşa paşa salınıp, başka cinayetlere yollanmadı mı !
            12 Eylül gibi, yalnız bu ülkenin değil, bütün bir insanlık tarihinin en utanç verici sayfası kanla, acıyla yazılmadı mı !..
            Bu utanç eylemi, sevinç çığlıklarıyla, okyanus ötesindeki efendilerine "Bizim çocuklar başardı" diye müjdelenmedi mi !..
            ABD'li patronlarına zafer çığlıkları attırırken, bütün suçu, kitap yayınlamak ve ülkesini, toplumunu insanca sevmek olan İlhan Erdost, askeri aracın içinde, ağabeyinin gözleri önünde, dipçikle öldürülmedi mi !..
            Yıllardır, ülkeyi sorunlar yumağı haline getiren, çağdışı, açmazlar belgesi olan 82 Anayasası şu garip millete yüzde doksan iki oy oranıyla dayatılmadı mı !..
28 Şubat’ta , dipsiz dayanaksız vaatlerin, tutarsız, ayakları yere basmayan kandırmaların, dinsel inançları sömürmelerin maskesi düşmek üzereyken, daha süslü bir maskeyle şeriatçılık güçlendirilmedi mi !..
            Çuvala hiç girmeyecem... Girince yalnız beynim değil, midem de alt üst oluyor, içim dışıma çıkıyor.
            27 Nisanda E Muhtıra denen trajikomik bir hamleyle takiyeci mazlumlar yaratılıp, Çankaya’nın başı bağlanmadı mı !..
            Bütün bu zulüm, çürümüş, kokuşmuş sağcı-muhafazakar düşünceyi iktidarda tutmak, pisliklerini örtmek, solu-solcuları, yani gerçek yurtseverin köklerini kurutmak, birinci vazife sayılmadı mı !.. Ülke, dincilerin, soyguncu talancıların, “devletin malı deniz, yemeyen domuz” diyen "domuzların" cennetine çevrilmedi mi !..
            Yapılan her müdahaleyle, her seferinde sağcı-bağnaz kapitalist – işbirlikçi kesimlerin değirmenine su taşınmadı mı !..
            Şimdi oyunun son perdesi mi oynanmaktadır ? Belli güçlerin TSK ile sürtüşüyor görüntüsü altında, "Cumhuriyet Ordusu"nun defteri mi dürülmek istenmektedir.
            İnsan düşünmeden edemiyor.



8 Şubat 2010 Pazartesi


BİRİ BANA ANLATSIN NASIL ANLATACAKSA                         
BU NE PERHİZ BU NE LAHANA TURŞUSU


         Soruyorlar, çok tuhafıma gidiyor: "Madem darbelere karşısınız, niyetlenenlerle ne uğraşıyorsunuz, yapanlar ortada, yapışın yakalarına.

       Anladık, biz aykırıyız, tuhafız da birileri de "çeşit" hani. Yahu, adamlar takiyyeci, numaracı, din bezirganı, anladık.

       Bunlar, eteğinin altında palazlanıp kanatlandıkları "mücahit" hocalarını sattı, gömleği çıkarıp attı, görüşlerini kararttılar tamam.

       Tamam da, varlarını yoklarını, her şeylerini borçlu oldukları cuntaya böyle bir tavır koyacak kadar da akılsız değiller.

       Bunlar, tüccar kafalı hesap adamıdır. Gününe göre, hocalarını, gömleklerini, görüşlerini sattılar. TSK içinden üç beş aklıevvel kurban bulur, birilerine, bir yerlere şirin görünür, işi bağlarlar. Yoksa veli nimetleriyle bozuşurlar mı hiç

       Hiç belli mi olur. Belki bir gün bir yanlışlık olur ; SOL TOPARLANIVERİR. Kim yetişir imdatlarına.

       Anlaşıldı mı vehbinin kerrakesi !.. Yaaa !...

       Zaten, askerlere kızgınlıkları da o yüzden. "Bizi, sizin ağa babalarınız bu günlere taşıdı. Siz nasıl o mubarek insanların izinden gitmez, bizi daha da güçlendirmezsiniz, bre zındıklar" deyip köpürüyorlar.

       Anayasa için halk oylamasına gideceklermiş. Neden ? Çünkü, söz milletindir. Cumhurun sözünün üstüne söz yoktur.

       Madem, bu söylediğiniz doğrudur, takiyye falan yok, dininiz imanınız, Muhammet hakkı için inandığınızı "ifade" ediyorsunuz. O zaman, veli nimetlerinizce hazırlanmış, pek aziz ve muhterem milletin yüz kişisinden doksan ikisi tarafından baş tacı edilmiş mevcut anayasadan ne istiyorsunuz.

      Yıllardır, abilerinizden başlayarak yola yola, yoluk tavuğu döndürdünüz zaten. Zaten bir halta benzemiyordu, iyice kendinize benzettiniz.

      Şimdi : " Cuntamızın Anayasası ile, 'cumhurumuzu' kafamıza göre becerdik, memleketi de becerecek yeni bir anayasa gerek bize" mi diyorsunuz. Mübarek olsun !..

      Biz zaten ilk günden bu güne feryatlardayız "Anayasa diye sırtımıza geçirilen bu deli gömleğini yırtın" diye. Sizin "cumhur" unuz kabul etti bu anayasayı "kahhar" bir çoğunlukla.

      Biri bana anlatsın. Belki Kasımpaşalı anlatır. Şöyle kostak bir "van minüt" çekip. Halk oylamasının anlamı ne ? ! Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu böyle.

      Bu anayasayı boza boza, "cumhurunuza" saygısızlık ettiniz. Şimdi önlerine konulan sandığı, kafanıza geçirse ve de dese ki:

      "Siz % 92 gibi "kahhar" bir çoğunlukla kabul ettiğimiz anayasamızı, ne hakla düzer, bozarsınız, hangi yüzle getirirsiniz yenisini önümüze.

       Bunlarda takiyye, bahane, ağlama, acındırma bitmez ya, ben gene de merak ediyorum: "Ne derler acaba..." diye.

      Dedim ya, ben öyle böyle değil, çok tuhafım çoook...










9 Ocak 2010 Cumartesi

YENİ YIL



YENİ YIL

eskisinden belli eski
mevsimler kana bulanmış
utanç içinde günleri
yeni diyorlar gelene
bilinmez olur mu yeni

çözülmemiş kuşaklardan
borcumuz

acı denen tefeciye
ödedikçe artıyor
arttıkça azalıyoruz

şu yamuk yuvarlağın
güneşi fırlanması
yetmiyor yılları yenilemeye
paylaşmayı bilip dönen
soylu bir dünya gözlenen

insan bilmeden kendini
zamana ne demeli




26 Eylül 2009 Cumartesi

ŞAİR, NEREDEN NASIL BESLENİR

ŞAİR NERDEN NASIL BESLENİR

Benim çok önemsediğim evrensel bir yasa vardır: Etki-Tepki Yasası. Yani "neden-sonuç" ilişkisi.
Her varlık aldığı etkiye, doğaldır ki kendi meşrebine uygun tepki
verecektir.
Alınan tepki, etkiye ve tepkiyi verenin özelliğine uygun değilse, ortada bir sorun var demektir.

Son model ultrasonik aygıtlarda, biyokimya laboratuvarlarında yapılan incelemeler, doktorun bir elinin parmak uçlarıyla karnınıza koyduğu öteki elinin üstüne tık tık vurması, verilen etkiye beklenen tepkinin gelip gelmeyeceğini anlamaya çalışmak değil midir?

Bir varlığın hangi etkiye nasıl tepki vereceğini onu kuşatan, yaşatan, besleyip büyüten ortamlar, koşullar belirler.
Bu değişmez şaşmaz dengeyi bozmaya kalkarsanız, aynı teraneyi çalanlarca bir süre alkışlanır -ki o alkışlayanlar ve o şakşakçılardır insanları mahfeden- sonra zaman denen şaşmaz yargıcın ipinde sallanırsınız.
Hâlâ sallanacak bir şeyiniz kalmışsa.

Tanpınar, bir değerlendirmesinde şöyle der: "Şiir, bir iç kale sanatıdır. Çünkü dil, aracı olarak değil; araç ve simge olarak kullanıldığı zaman milletin iç kalesidir. Böyle alınınca, bir milletin insanının, tarihinin, kültürünün ta kendisidir."

Herkes kendi ağıdını ağlasın, yani herkes kendi şiirini yazsın. Zorlamayla, bir iki -çeviri ya da değil- batılı kitap okuyup yeni ağıtlar düzmeye kalkışanların, kendi ağıdını ağlayanlara, yani kendi şiirini yazanlara afır tafır etmeleri de cabası.

Artık kendi ağıtınızı ağlayacak durumda da olamayabilirsiniz. Hani kocasını kaybeden kadın: "Kocamcııım kocamcım " diye ağıt yakarken, Hoca Efendi eğilip kulağına; "Kızım şu ağıdını doğru ağla" deyince, kadın: "Hocamcıım Hocamcım" ağıdına başlar. Hoca bakar ki kadının derdi başka : "Kendi ağıdını ağla kızım, eski ağıdını ağla" der.
Demem o ki, geleneklere karşı çıkmanın, yeni söyleyişler, yeni açılımlar getirmenin de bir ölçüsü, bir yolu yöntemi olmalıdır, vardır.
Ama onların derdi başka.
Özenecekler ki yaransınlar. Eee, yaltaklansın, yaransınlar ki günün birinde burunlarını medyada gösterebilsinler.
Az şey mi (!). ?

Yazılı-sözlü-görsel basın ötekilerin elinde.
İşin acı mı komik mi yanı da, çökelek çocuklarının çikolata çocuklarına özenmeleri. Elbette özenmelerinin nedeni var
Hani şu bizim "tuhaf" halkımız var ya, hani şu türkünün ve sözün en vurucusunu yüz yılların bin yılların memelerinden süzüp alan ama ne türküye ne o söze sahip çıkan, ne de arkasında duran şu "halk". Nazım'ın halkı. Ne diyordu Ustam:

"Akrep gibisin kardeşim, koyun gibisin." İşte bu halk der ki:
"Komşunun tavuğu komşuya kaz, gelini kız görünür."
Batılılar karşında aşağılık duygusunu bir türlü yenememiş şu bizim Tanzimat Kafalarımız,ah!
Bu toprakların insanlarının, Batı'yı öykünmeyeceği bir tek şey varsa o da şiir geleneğidir.

Ha! Bu ilişkiler, bu işler yalnızca biz de mi böyle? Tekmil dünyada böyle. Çekim merkezi kapitalist-emperyalist odaklar. Bu güçler yüzyıllardır, doğunun salt ekonomik kaynaklarını mı sömürüyor sanırsınız?
Hayır, en çok da felsefesini, bilimini kültürünü çalıyor, çarpıtıyor; sonra boyayıp doğuya dayatıyor.
Seni kuşatan, seni sarıp sarmalayan varsıllıklardan, seni sen yapan -ki en başında dil gelir- değerlerden habersiz, günün rüzgârıyla yelken açmaya kalkarsan, varacağın yerde seni kim ya da ne karşılar belli olmaz. Ne diyor şu bizim halkımız, gene ona başvuralım: "Zurnada peşrev olmaz, ne çıkarsa bahtına."

Üretir de arkasında durmaz, dedik ya, boşlukta kalmasın bari, alın birini:
"Balık baştan kokar."
Peki, bu can alıcı müthiş gerçeği bin yıllar içinden bin bir acı bedel ödeyerek çekip çıkaran halk, o kokmuş başa ya da başlara secde etmekten gayrı ne yapmıştır?

İşte halkımın çocukları da tutuldu ucuz medya rüzgârına, savruluyoruz. Çökelek çocuklarıyla, çikolata çocukları atbaşı. Çikolata arada bir iyi gelir de, çökelek ömür boyu temel besin kaynağıdır, vazgeçilmez.
"Bir şairin yaşantısı şiiridir. Ondan gayrısı olsa olsa dipnot olabilir."

Yevgeni Yevtuşenko
"Bir ozan, yaşamasına yansımış bütün duyarlıkların, bütün imgelerin çocuğudur."
Dağlarca
"Şair olmak isteyen bir insanın, her şeyden önce kendini öğrenmesi gerekir."

Arthur Haulot
Sözün özü, şairliğe soyunan, coğrafyasındaki masalları, halk hikâyelerini, söylenceleri, halk deyişlerini, deyimleri, atasözlerini, tekerlemeleri, bilmeceleri, ninnileri, ağıtları, halk destanlarını, manileri, türküleri, gelenek-görenekleri, inanç farklılıklarını, çeşitliliklerini, şiir geçmişini yani o toplumu o yapan tekmil birikimi yani kültürü olabildiğince tanımak, anlamaya çalışmak, özümsemekle yükümlüdür.
Bu yükümlülüğü yerine getirmek yetecek mi? Hayır! O kültürün yarattığı dili sevecek, ona saygı duyacak, koruyacak, geliştirip daha da güzelleştirecek, yüceltecektir.
Dilini bilmek zorundadır. Tanımadığınız, bilmediğiniz bir şeyin sınırlarını zorlayamazsınız. Oysa şair dilin sınırlarını zorlamak zorundadır.
Sağlıklı beslenme, yalnız bedensel olmaz, daha da önemlisi, zihinsel olmalıdır.

"Ne ekersen onu biçersin" der ya, atasözümüz; ekeneğin de hazırlanması gerekir.
O ekenekte, bir parçası olduğumuz evrene de yeterince yer ayırmak durumundadır, şair.

Üyesi olduğumuz insanlığın yaşadıkları, yaşayacakları, acıları, sevinçleri de ilgi alanında olmalıdır, şairin.
Yerelliği, ana sütü, temel gıdasıysa, evrenselliği de varsıllığı, gönenci olacaktır.

"İnsan olmadan şair olunamaz." der, bir Çin Atasözü.
Şiiri, insan yaratır, insan için yaratır, insanca yaratır. O zaman özünde, insan vardır, olmalıdır. Şairin temel besin kaynağı, doğuştan getirdiği "şairlik" yeteneğidir. Hamurunda bu cevher olmayanlar, söz cambazlığı yaparlar belki ama şair olmak başka şeydir.
"Şiirleri insan yaratmaz, insanın içindeki tanrılık yanı yaratır. İnsandaki bu tanrılık tarafta şiir varsa, ağzını açar, şiiri söyler. İnsandaki bu tanrılık tarafta şiir yoksa, şiir söyleyebilir, fakat o zaman, bunu yapmasa daha iyi olur."

YÜAN MEİ (1716- 1797)
Bunu söylerken, emeği yok saymıyorum kesinlikle. Biraz tanrısallık biraz insan emeği.Sağlam hamurla şair olunur da, salt emekle asla! Cevher olmayan toprağı ne kadar işlerseniz işleyin, ortaya bir ürün çıkmaz.
İş ki şair, içindeki çağlayana kulak versin. O çağlayan onun kafasını taşlara vura vura, her vuruşta bir şeyler biriktire biriktire dağarcığını doldurur, varacağı yere vardırır.
Karac'oğlanlar, Dadallar, Pir Sultanlar, Yunuslar ve daha niceleri çağıl çağıl nasıl akıyorlar yüz yılların içinden, bugüne, bugünden yarına!
Saygı ve sevgilerimle…

Bilal KAYABAY

ÇİY, HÜZÜNDÜ ÇİMENİN GÜLÜŞÜNDE

ÇİY, HÜZÜNDÜ ÇİMENİN GÜLÜŞÜNDE

 Birinci Ankara Öykü Günleri’nin son günü, Mülkiyeliler’in Bahçesi’ndeyiz…
Çetin Öner :
“Binboğalar’a gidiyorum bir iki gün içinde… Yoldaşlarım, beyaz atım, sigaram” diyor, şöyle çapraz bakarak. Beklediği varmayınca, buyurgan buyuruyor:
“Hazırlanın yegenler, siz de geliyorsunuz.”
Yeğenler mi?..
Kerhenresmi Ber Hikmet ve ben.
Kerhenresmi Ber Hikmet?!..
Doğal sivil, formel resmi?..Ber’liği Kafkasya’dan. Ne demeliydim yani?..
Dayımıza “hayır” demek?!.. Anam, mezarından kalkar vallahi!..
Yağmalanan tarihin utanç anıtı Şar’ı, Karakoyun’u, Binboğa kuytularında Kürt, Avşar, Çerkes köylerini, Kayapınar’ı dolanıp döneceğiz, çiçeklerin çimenüstü düğün kurduğu ayda!..
Seksen hane Çerkes’in, Çerkesçe yaşadığı ve kendinin “kızıl-doru bir Çerkes tayı” olduğu, minyatür Kafkasya’dan söz ederken Çetin Öner:
“Duyumlarıma göre, şimdi on sekiz hane kalmışlar, yirmi sekizi küsülüymüş” diyor, gülüşüyoruz acılı!..
Bir mayıs sabahında düşüyoruz yollara... Şu mayısın ne çok izi var bende!.. Ocak gibi… Temmuz gibi…Eylül gibi…
Elmadağ’da duruverdi, beyaz at ?.. Kişneyip hırıltıyla, “gitmem” diyor? Yalama bir düzen baştan ayağa, kurbanları bizleriz ve yine bir kez daha. Düzen katılmış yem-yakıtı, hasta etti beyaz atı!…
Sabrımızın sınırında geliyor, Ankara’dan beklenen. Biz üçümüz beyaz atta , beyaz at kurtarıcıda, yolumuz Ankara’ya…
“Tesadüfen yırtmışsınız, geçmiş olsun abiler!” demez mi, serviste usta. Sen çok yaşa emi, usta! Şaşılacak ne var bunda!
Atlatılmış bir felaket daha!.. Üstüne elli milyonluk fatura!..
Çetin Öner: “Haydi hayra yoralım, yolculuk yarına kaldı.”- umutlarımız gibi - deyip basıyor gaza… Fren, Gazeteciler Cemiyeti’nde giriyor devreye. Gelsin buz gibi içkiler. İyi gider bunun üstüne…

Bir aykırı uçuk geceyi sunmak için mi çağırdı geri, Ankara?.. Dillere destan olmuştuk, parkların dili olsa?!..

Ertesi gün …Yollardayız yeniden…
Anadolu bozkırı, desenlenmiş, ömürsüz yeşilin bir kaç tonuyla… Binboğa, Kar alası!.. Soğuk bir öfke ile bakıyor yukarıdan, günsüz yeşil ovaya.
                                        
Havalanır Adana’dan koca
Bir tarla pamuk
Papaklanır dağlarının başına
Altında insanlar yaşar
Nasıl bir yaşamaksa
Yaşanır yaşanmasına
Kendin olamadan/da
Dağgülleri nasıl yaşıyorlarsa
Teneke saksılarda

Onlar ki direnmiş
Destan zamanlardan beri
Rus’un zulmüne
Başlarına ne çoraplar örülmüş
Alameti emperyalist farika
İnaklarından yemişler kazığın çatalını
Bir ucunda adı beye çıkmışlar
Kalın ucunda Osmanlı
Hainin iğvasına uyanlar çıkar elbet
İhanetlerini yazmaz onurlu hiçbir tarih
Ne ikinci ne de özyurtlarına

Adı karaya çıkmış denizin
Keşke bir dili olsa
Ve konuşsa
Anasının koynunda ölüsü kokmuş bebekler
Dağlarda yazı solmadan
Çölün örümcek ağını yırtsa bir çerkeskalem
Dillendirse Kafkaslı destanları
Uyandırsa Seteney’i Nartlar’ı
Yolboyunca “Ne iyi ettik… ne iyi ettik gelmekle…” diyor ya Çetin Öner, bu “iyi etmek” hüznün kırk rengini giyiniyor, köyün orta yerinde!?..
Kerhenresmi Ber Hikmet, ben, ardıçlar ve Binboğa’nın tanıklığımızda, “ Dağlara Yazılıdır” ın “kızıl-doru Çerkes tayı” bu kez acıyla soluyor, beyaz bir aygır olarak, Işıkdağı’na karşı…
Işıkdağı?!..Orda yanıp orda söner, günün ilk-son ışıkları…
Binboğa’nın doruğuna, bu yüzden takmış bu adı, o yörenin insanları.
Karşımıza, bir örende çıkıyor, hüznün kırk birinci rengi?!…
Bir küçük Kafkasya’yı ve bir Kabartay tayı, içinde barındıran, Çerkes Yahya’nın Konağı, taş-odun yığını şimdi!?…
Kimliğini, vefasızlığa kaptırmış kapıda, çocukken kazıdığı “Ç - Ö” yü arayadursun Çetin…Kapının üst pervazından gözlerime küskün bakan bir sayıda taşlaşıyor bedenim?!…
Paskırmızı dört köşe bir metalde kirlibeyaz 28!?..
Dürtüp işaret ettim!.. Şaşıştık!.. Bakıştık!.. Susuştuk!..
Sonra?…Çömelip arayandan, yoksul bir sevinç ünlemi: “İşte!.. Buldum!.. ‘Ö’ …”
Ç ?…
Ç’si kırk bir artı bi hüzün!…
Çöken mi demeli, çökertilen mi?.. Yıkılan Çerkes Konağı’nın altında kalıvermiş, kızılyelesi rüzgârda, kulakları çekiç gibi, kuyruğu hep havada, yulara-geme gelmeyen Kafkasyalı Özgür Tay…
Bir roman daha yaz dayı!… Adını koymak benden!.. Dedim de?..
Sahi!..Adı ne olmalı?..

NASIL YAZAR - ŞAİR OLUNUR

NASIL YAZAR-ŞAİR OLUNUR

Önce bir "atölye" ye gideceksin, rendeden, küştereden geçecek, törpüleneceksin.
Ustan seni şöyle bir okşayacak; bakalım ele dokunan bir yerlerin kalmış mı? Pürüzlerin giderilmiş;
kaymak gibi olmuş musun. İcazet lütfedildi. Şimdi sarıl yazmaya. Eski yazmalarını onarmayı unutma.

Yetmez.
Ustanın da desteğiyle, salınacaksın, irili ufaklı tüm dergilere.Dergiciler dünyanın merkezidir.
Yeni bir rende-küştere işleminden geçeceksin. Alınmak gücenmek yok. Nazlanmak, nasıl olur demek yok.
Ne isterse "he" diyecek, egosunu tatmin edeceksin.
Omurgalı olur, dik durur eyvallah etmezsen, dergilerinde yer vermez; bundan da zavallı bir doyuma ulaşırlar.
Her nimetin bir külfeti olacak. Ürünün görününce dergi sayfalarında, değdiğini düşüneceksin verdiklerine. Sen de tatmin olacaksın. Al gülüm ver gülüm.

Yetmez.
Ürünler üzerine ahkam kesenler vardır. Birrivayete göre, ‘eleştirmenlermiş’ - Onları "tatmin etmek"daha da zordur. Amanı zamanı yok. Hoş görünüp, hoş tutacak, gönlünü kazanacaksın. Döşenecek üstüne,döktürecek dilince.
Kıskananlar çıkacak, kimi öyle kimi böyle diyecek. Alınmaca kırılmaca yok bunda. Sen işine bakacaksın.

Yetmez.
Sıra geldi yayıncıya. Dosyanı koltuklayıp çalacaksın kapısını. Onun da istekleri olacak, insanına,
kişisine, cinsine göre. Önce uyuşup anlaşacaksın. Sonra basacaksın parayı. Bastırmazsan, basmazlar. Bunu iyi bileceksin.

Yetmez.
Bir biçimde, yazılı-görsel medyada yer kapmış birilerini kafalayacak, iyi ilişkiler geliştireceksin. Elbette bedelleri vardır. Ödeyeceksin. Ödeyeceksin ki oralarda görünüp, ünleneceksin. Gerçekte değerinin ne olduğu
Dert değil. Değer biçenlerin gerçek değerlerinin ne olduğu da fark etmez. Değil mi ki onlar köşe tutmuşlar.
Değil mi ki ağzı açık bir toplum, onların ağızlarına bakıyor. Bırak onlar seni de pazarlasınlar.

Yetmez.
Yazar örgütlerine yanaşacak, yöneticilerine rampa yapacaksın. Sularınca akıp, gönüllerini hoş tutacaksın. Seçimlerde “delegeleri” olduğuna inandıracaksın. Yönetimin bir ucuna yapışmaya bakacaksın. Sana uygun “münhal” bir kadro bulunamazsa, kadrodakilere her anlamda “biat” ettiğini gösterceksin. Böylece, etkinliklerde çıkınındakileri sergileyecek, bir yerlerde gezinecek, masalarda yer tutacaksın.
Söz buraya gelmişken, bir de iri ufaklı, ulusal - uluslararası (!) sanat festivalleri düzen, düzenleyenler var. Hep dirsek, hatta kucak temasında bulunacak sularınca akacak, her etkinlik yer almaya bakacak,
bir avuç arpanı bol bol saçacak, her bir yana sanatsal (!) kollar atacaksın.

Eee artık epeyce bir şey oldun. Düne kadar, sevgi, saygı gösterdiğin(!), yakınında olmak için kıvrandığın birileri var ya hani; hani bunlara bulaşmayan eyvallahsız tipler, onlara mesafeli durup, çapraz bakacaksın. Ama, ötekilerin görmediği bir yerlerde, onlara da beğenilerini, sevgilerini, dürüstlüklerine, yazdıklarına hayranlığını itiraf edeceksin.

Böylelikle, hem bir yerlerinde sıkışıp kalmış “insan” yanın tatmin olur, hem de kim bilir...

Yetmez.
Celal Vardar’ın: “suya dokunmazmış / sabuna dokunmazmış / pise bak” dizelerine hiç bakmayacak;
sabuna dokunmayacak; kerameti kendinden menkul satırlar-dizeler döktüreceksin. Yenilikler yaratıyorum diye, eskimeyen eskilerin ve de dilin ırzına geçeceksin şehvetle. Çekinme, “kerameti kendinden menkuller”den övgüler alacaksın. Yeter ki “emir komuta zincirinde” yaz azimle.

Yetmeeez.
Bu aşama çok önemlidir. Bu ötekilerden daha zor ve karmaşık bir konu. Şu "ödül" meselesi. Herkesin, özellikle de verenlerle, alanların nasıl işlediğini çok iyi bildiği ama aynı zamanda da hiç kimselerin bilemediği bir işleyişi vardır, bu kurumun. Nasıl kurumsa...

Ödülleri zehir bir hafiye gibi izleyeceksin. Hangi ödülün seçicileri kimlerdir, bu zat-ı muhteremlerin şiir anlayışı nedir, nasıldır. İlgi alanları, zaafları nelerdir. Yakın ahbapları dostları nasıl insanlardır, onların tavlamanın yolları nelerdir. Bu ekibin içinde en sözü geçen hangisidir, ona ya da ona sözü geçen birine nasıl ulaşılır. Bunları da iyi izleyeceksin. Azimle bu ödül dağıtımlarına katılacak ve "istenen koşulları" eksiksiz yerine getirip, bir iki ödül kapacaksın. Burada ki temel düşünceyi hiç unutmayacaksın: "Ödül, alınmaz, verilir." Bu "düstura" uyduğunda kendine bir kaç ödül verdirebilirsin.

Ya daaa…
Bütün bunları, beninin ve elinin tersiyle ittirip bir tarafa, “sen” olacaksın. Rendecin, küşterecin sen olacaksın. Kendinle yarışacak, kendini yoracak, kendini aşacaksın. Biriktirip birikip, kendinden, kendini taşacaksın.
Kendi evrenini kurup, oradan bütün evrene insan insan bakacaksın.

Sonraaa…
Sonrası zaman işi. Yargılama işini, yargıları şaşmayan, zaman denen yargıca bırakacaksın.

Hadi şimdi yoluna. Kolay gelsin.

Ben mi ?.. İstisnalar vardır amma...

“İçimdeki çığlık düşse yakamdan
Devekuşu olup yazmayacağım
Yazanları tanıdım üşüdü yazmalarım”


Bilal KAYABAY