27 Ekim 2016 Perşembe
BAHANE
bahanesi rakı ile salata
bize iki yürek gerek
bir gülüş bir merhaba
azaldığımız gerçek
kocadık mı bilmem ya
en olmadık zamanlarda
burnumuzun direğinde
onulmaz bir sızıysa
yoldaşlara özlemler
inadına insan kalışımızın
kazınmasıdır zamana
görülecek hesaplar var
besbelli ki dünyayla(!)
biz her daim buradayız
buyursun gelsin dünya
22 Temmuz 2016 Cuma
PUTİN İLE TAYYİP
ANADOLU İNSANI BU
Meyhanedeyiz. Bizim, yolgörmüş Zaza İsmail'e dedim ki:
Tayyip ile Putin kapışması nolacak sence ?
Onlara aklım basmaz, ben sana bir hikâye anlatiym, dedi ve anlattı:
İstediği olmayınca, düşman olur, oğlana.
Çıkarlar mahkemeye, yargıç sorar:
Onlara aklım basmaz, ben sana bir hikâye anlatiym, dedi ve anlattı:
Oğlanla kız, anlaşıyor sevişiyor, aileler de haberdar.
Sonu evlilik belli de kızın fırıldak abisi, çıkar peşinde.
İstediği olmayınca, düşman olur, oğlana.
Bacısının ümüğne çöküp:"Bu oğlan beni zorla iğfal etti"
diye mahkemeye verdirir.
Çıkarlar mahkemeye, yargıç sorar:
-Nasıl oldu kızım ?
-Efendim oldu da biraz zor oldu.
-Nasıl oldu da zor oldu ?
-Ayakta oldu efendim.
-Ayakta noldu kızım ?
-Beni, ayakta şeytti efendim.
-Efendim oldu da biraz zor oldu.
-Nasıl oldu da zor oldu ?
-Ayakta oldu efendim.
-Ayakta noldu kızım ?
-Beni, ayakta şeytti efendim.
Yargıç, bir kızı bir oğlanı süzüp şaşkın bir yüz ifadesiyle:
-Kızım, senin boyun uzun, oğlanın boyu kısa, ayakta nasıl şeytti ?
Kız, yüzündeki muzip ifadeyle:
-Ee biraz da ben eğildim efendim.
Aha sana bir kaya, nerene dayarsan daya. / 30 KASIM 2015
-Kızım, senin boyun uzun, oğlanın boyu kısa, ayakta nasıl şeytti ?
Kız, yüzündeki muzip ifadeyle:
-Ee biraz da ben eğildim efendim.
Aha sana bir kaya, nerene dayarsan daya. / 30 KASIM 2015
23 Temmuz 2014 Çarşamba
KENDİN OLMAK
KENDİN OLMAK
neleri tepmedim ki
ben'i kazanmak için
han hamam
mevki makam
servetim onurumdu
sarıldım ona
neler terk etmedim ki
ben kalmak için
ev bark
at avrat
silahım namusumdu
sarıldım ona
neler kaybetmedim ki
bu dik başımla
çocukluğumu asla
26 Ocak 2014 Pazar
GERÇEĞE SAYGI ADINA TARİHE NOT DÜŞMEK
BİLDİĞİMİ BİLSİNLER GEBERMESİN SÜRÜNSÜNLER İÇİN
Ankara'nın bir İskitler Semtinde, götü yarım metre geriden, karnı yarım metre ileriden giden, besili kancık domuz yapılı bir mahlûk yaşardı o yıllarda. Her anlamda pisliğinin içinde hâlâ debelenir; çevresine de bulaştırır mı yoksa pisliğinde boğulup gitti mi bilmem.
İşte o aşşağılık mahlûk, çevresine topladığı bir manga faşist domuzcuğu salmıştı, akşam karanlığında üstüme: İKİ OCAK BİN DOKUZ YÜZ SEKSEN...
Tek kişiye sinsice saldıran bir manga domuzcuklar başa çıkamamış; yapılarına uygun olarak kahpece ve kancıkça on dörtlüyle arkadan kurşunlamış; kaçmışlardı.
İntikamım, ölüme direnmek dimdik yaşamak, soysuz satılmışların ipini pazara çıkarmak oldu, oluyor, olacak.
Biliyorum, karanlıkla savaşımı biliyor, izliyor; yaralı kancık domuzlar gibi acıdan kıvranıyor;
kahırlarından geberiyorlar. Ben de bunu bildiğimi bilsinler; geberemesin kahrolsunlar diye yazdım bunları.
O Gün, insanca acılanan, yaşadıkları en kötü gün olarak hatırlayan güzel çocuklarıma, güzel insanlara sevgiyle selam olsun.
CAN SIKTIM, GÜLÜN İÇİN BU, CANLAR
Hani, besili kancık ayı kılıklı herif var ya, birkaç yıl sonra Kızılay İzmir Caddesinde karşılaştık. Beni zıpkın gibi görünce, kazığa düşmüş domuz gibi homurdandı:"Sen öyle gez bakalım..." -Bu taifenin bu iğrenç kinlerinin boyutuna tanık oluyoruz ya ekranlarda, meydanlarda. Aynı bokun türleri.- Duymam sandı ama duydum. -Ne yapacağına kilitlenmiş olmalıyım.-
Ona doğru yöneldim, feleği şaştı. Yer yarılsa içine girecek. Utancından değil, korkusundan.
Ne yaptım dersiniz ?..
Gittim, öptüm mahlûku !..
O besili onursuz domuz bile yavru lağım faresine dönüştü. Üç beş adım gittikten sonra, arkamdan seslendi:
"Ben şaka yapmıştım, ciddiye alma" diye.
Ben de: "Almadım zaten" dedim. Döndü, arkasından seyrettim, bacakları dolaşıyordu.
Başını tutsam da kışkırttığı it sürüsüne tecavüz ettirsem, o kadar acı koymazdı.
FARKI FARK ETMEK GEREK BİNLERCEDEN BİR ÖRNEK
Arkadan kahpece kurşunlama sanıkları, Mamak 4 nolu Sıkıyöetim Mahkemesi'nin kantininde, soğuktan çok korkudan titreşirken içiniz ısınsın diye çay ikram etmiştim. Hepsi de gençtiler.Biz itlerle uğraşmayız, hesabımız satılmış sahiplerinizle, demiştim.
Adına savcı denen bir tuhaf vatandaş da Çanakkale'de, sokağa yazı yazdın diye 13 yaşında bir çocuğun kafasını koparmak için çırpınıyor.
İŞTE, SOLCU BİR İNSANLA, DİNCİ BİR FAŞİSTİN ARASINDAKİ FARK !..
DEMEM O Kİ
Burada birkaç gündür paylaştıklarım, bireysel, benim özelim gibi algılanmasın.
İnanılmaz, akla ziyan, mide bulandıran şu ortama bu ülke nasıl sürüklendi, sorumluları kimler, hangi kafa yapısı, onu vurgulamaya çalıştım.
Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Çetin Emeç, Ümit Kaftancıoğlu, Bedrettin Cömert, Cevat Yurdakul, Doğan Öz, Hırant Dink... Adını sayamadığım onlarca güzel insanın gövdesi değildi, saldırılan; KAFALARIYDI. Özgür, bağımsız, onurlu, barışçı, paylaşımcı bir ülke özlemiyle ışık saçan KAFALARI.
Sivas- Madımak, Kahramanmaraş, Çorum... kıyımları yaşanmasın, binlerce fail-i meçhul olmasın, "Berfo Analar" acılanıp ağlamasın diye çırpınan, ölümüne, gerçekleri, doğruları savunan onurlu insanları yok etmekti, saldırıların nedeni.
Karanlıkların karşısında, kendi çapınca aydınlık savaşçısı güzel insanlara, saygıyla selam olsun.
Ne diyor Rıfat ILGAZ: "Aç iki kolunu iki yana / Korkuluk ol"
Bilmem anlatabildim mi ! ?..
3 Ağustos 2012 Cuma
YILMAZLAR BULUŞMASI
Beş yıllık avcuna sıkıştırılmış kâğıt
beşlikle fırladı şahbazca. Beşlik, hani şu Ispartalı gül devşiren kızın
fotoğrafı olan banknot. Sofra bezi orta yere serildi, ekmek torbası boş
çıkınca, ana: “Ne ara yiyip yuttunuz onca ekmeği” diye söylenirken, baba,
şalvarın cebinin derinliklerinde zorla yakaladığı beşliği uzatıp: “Yılmaz, al
şu beşliği beş ekmek kap da gel yiğidim” diye parayı uzattı.
Yılmaz, dilinde bir türkü sallanırken,
baba yalandan çıkıştı: “ Kopsana lan daha burada mısın, ben de gittin geldin
sanıyom."
Beşikte
yatana dönüp "Güney, oğlum bu abin uyuşuk mu ne, kalk sen git
bakkala" diye seslendi gülerek.
Yılmaz bu kez sahiden koptu… Mermi gibi
sokağa düştü.
Köşeyi döndü, dünyayı unuttu. Ne ekmek
ne aş. Ne evde bekleyenler, ne de cebe indireceği para üstü…
Sokakta bir impala… Kırmızısı Adana
güneşinde yaldır yaldır… “Anaa” sını çeke çeke, otomobilin çevresinde dönmeye
başladı. Sürücü kapısının camında gördüğü, arabayı da unutturdu. Ağzı açık,
gözleri sevgi, tapınma dolu kalakaldı…
Parmaklarının ucuyla yokladı, okşadı,
sevdi… Aklından geçeni gerçekleştiremedi: Fotoğraf iç taraftaydı.
Evdekiler, o çok önemli konuya
bulaşmışlardı. Zamanı da oğlanı da unutmuş, birbirlerinin ağzından lafları kapa
kapa konuşuyorlardı. Komşu kadının, çatkapı girip: “E bre daha sofra orta mı?”
dediğinde, geri
döndüler zamana. Baba kapıya çıkıp, “Yılmaaaz !” diye öyle bir çığırdı ki,
Yılmaz da döndü dünyaya. Bir iki adım geriledi bütün gücüyle
zıpladı... bir daha bir daha…
Kıçının
üstüne düşse de sonunda becermişti. Lastik bir top gibi hoplayıp kalktı,
kıçındaki tozları silkelerken adını övünerek taşıdığı Yılmaz Güney'i öpmenin
gururuyla ekmekleri kapmasıyla eve varması bir oldu.
Evdekilere, sonra da mahallenin tekmil çocuklarına anlatılacak çok şeyi vardı.
16 Ekim 2011 Pazar
AYIP
AYIP
Ayıptır, beyler beyefendiler , hanımlar hanımefendiler, ayıp !..Kargayı, kanarya; beygiri küheylan diye yutturmaya kalkmak ayıp, dayatmak daha da ayıp.
Yanlış ellerde, kanserden, vebadan ve bilumum bilinen bilinmeyen musibetlerden daha musibete dönüşmüş medya, 7 gün, 24 saat, 365 gün 6 saat yapıyor bu ayıbı. Ayıp ayıp !..
Haftanın her günü, kanal kanal dolaşıp, hiç bir şey söylemeden, saatlerce aynı teraneleri sıralamak ayıp.
Bir cümleyle apaçık dile getirilecek konuyu, sayfalar dolduracak kem kümlerle sündürmek, kafaları daha da karıştırmak ayıp.
Nerede bir etkinlik, bir söyleşi var oraya maydanoz olup, ezberini tekrarlayıp durmak ayıp. Gezici kör hafızlara taş çıkartmak daha da ayıp.
TV'lerde alenen “kadın” pazarlanıyor. Bu eylemin adı pezevenkliktir. Pezevenklik suçtur ama suçtan önce ayıp. Hiç bir görevli-yetkili çıkıp da “destuuur” demiyor. Türbanı tak, dalgana bak hesabı.Bu da başka bir ayıp.
Reytink uğruna, aşağılık mizansenler uydurup dayanıyorlar ağzı açık gözü kapalı millete.Kimsenin gıkı çıkmıyor. Ayıp.
Haa şu “reyting” denen meret ne mene şey ? Herkesin ağzında da aslını bilen kim. Reytink, para demektir kardeşim para... Anladınız mı şimdi kaç paraya satıldığımızı. Anlamadıysanız, ayıp.
Bu Allahı para kapitalizmin en büyük oyunu: –en aşşağılık en korkunç oyunu- Kavram karmaşası yaratmak. Kavramların içini boşaltıp, paraya dönüştürebileceği şeylerle doldurmak.
Bir eski cıvıtıcı cıvık, bir ara açlık maçlık numaralarına yattı, cıvıklığında kendi de başlayınca boğulmaya.
Grev numarasından aldığı hızla bir zaman sürüdü postu. Arkasından gelenlerin arkasına düşünce, kendinden daha yalak yavşak cıscıvıklara kaptırınca ekranları ve de kendi bataklığına gömülünce ağzına kadar, şimdilerde başka numaralar deniyor. Ayıp !..
İnsanın, toplumun yozlaşmasını, sulandırarak, cıvıtarak, hedefinden saptırıp eğlencelik, seyirlik hale sokmak ayıp.
Şimdi bu da nereden çıktı demeyin. Ayıp toplumların anayasasıdır. Bu toplum size yani medyaya rağmen, hâlâ insan kalabiliyorsa kalabildiği kadarıyla, engelleri, yasalar değil, ayıplardır.
Halkın şu sözüne dikkat: "Allah'tan korkmuyorsan, kuldan utan."
Utanmayı, yani AYIBI, en korktuğu gücün, Allah'ının önüne koyuyor. Bir şey anladınız mı !..
Herkesler iyi biliyor ki; yasalar, yasa koyucunun ve uygulayıcının kafasına göre kıvırır göbek atar. Bakmayın öyle herkeslerin “Yüce Türk Adaletine inanıyorum “sallamasına. Kimselerin inandığı falan yok. Üstelik buna hakları da çok. Bunu ayıplamak da ayıp !..
Bu toplumun sorunu “ayıp”. Ayıptır be kardeşim ayıp… Kalması gereken yerlerden kaldırdınız, kalkması zorunlu yerlere kondurdunuz,koruyorsunuz.
İbret-i âlem için gözler önüne serilmesi gerekenlerin gizlenmesi ayıp. Söylenmemesi gerekenlerin, uluorta ortalığa dökülmesi, söyleneceklerin unutturulup, kilitler altında uyutulması ayıp.
Anadolu insanı, böylelerine "Ar namus tertemiz" der. Ar namusu olmayanlara ayıptan söz etmek de epeyce ayıp.
Bu ayıp da bizim olsun.
Bilal KAYABAY
15 Temmuz 2011 Cuma
14 Temmuz 2011 Perşembe
EYLÜL PARK VE...
yılın son eylülüydü
sarı kanayan parkta
yağan yağmur koşan ben
koşan yağmur yağan ben
toprak kan ter içinde
yüzümde sel kanadı
intiharında kirpisi
yaslı atkestanesi
şapka çıkardı güne
en sıkı palamudu
öffke hışşladı meşe
sözümde yel kanadı
bulutlayın ağdı göğe
gözleri çocukların
mayınlar açtı dağlarda
gözümde gül kanadı
duvağını kefen yaptı
yüreği türkü gelin
ezgiler hançer kıvamı
mızrapta tel kanadı
neron ateşine yanar nevruzlar
demir cansuyumda cosslar
kanı kanla yumalarda
anadolu'm emperyalin keyfine
gözbebeklerimi vurur silahım
tetikte el kanadı
12 Temmuz 2011 Salı
BÜLBÜLÜN GÜL İLE KAN DAVASI VAR
BEYLER'İN BİZİMLE NE DAVASI VAR
Eey, birtakım abuklamaları imge diye sıralayıp şaircilik oynayanlar, şu dizeye bir bakın.
Bedri Rahmi, boşuna "nerde bir köy türküsü görsem / şairliğimden utanırım" dememiş.
Haa, birtakım dangalak Bedri Rahmi'yi, şair saymaz bilir misiniz. Bir başka dangalak taifesi de "ressam" saymaz:
Sen misin köy türküsünü görünce şairliğinden utanan... Sen misin bu toprağı, bu toprağın değerlerini desenleyen. Sen misin halk adamı olan.
Sen misin batılarda eğitimlenip, batıya uşaklık etmeyen, tapınmayan, özenmeyen. Kendine, özüne ANADOLU'ya dönen. Gidinin döneğiii...
Oh olsun, "biz san'at jandarmaları" da seni, şair - ressam saymayız.
Fikret Otyam'a da kıyıdan bakar bu taife.
Fikret Otyam deyince, şu anıyı anlatmalyım:
Bir etkinlik sonrası, akşam yemeğindeyiz. Kalabalık bir masa. Sol yanımda Fikret Ağabey, solunda Filiz Otyam. Karşımda Mehmet H.Doğan, sağ yanında eşi...
Söz bir ara Abdülkadir Bulut'a geldi. Hak ettiği ilgiyi göremediğinden söz ederken Fikret Otyam, birden heyecanla bağırdı:"Arkadaş, bu memlekette şiir mafyası var."
Ses kayıt cihazını açıp konuş Fikret abi dedim koydun masaya. Mehmet H.Doğan, biraz bozuk, Bilal Kayabal'ın çok hoşuna gitti, dedi. Ben, Kayabay diye düzelttim. Ben de Kayabay, dedim dese de, eşi benden yana çıkınca. Susmak zorunda kaldı.
Fikret Otyam, az önceki sözüne gönderme yaparak: Demedim mi, dedi ve kadehini şerefe kaldırdı.
Diyom diyom gene de bazı dostları inandıramıyom: Beynimde bir şeyler fazla. Gül, dedik; bülbül, dedik; nerelerdeeen nerelere geldik. Hasbin Allaaah !...
Bülbülün gül ile kan (har) davası var...
Bu dizeyi duydukça, okudukça, söyledikçe... Eğer, gülün harı yani dikeni yüreğinize saplanmıyor; bütün beyaz gülleri kan kızılına boyamıyorsa; ciğerinizin bağından yakalayıp, çölden çöle savurmuyor, taştan taşa vurmuyorsa, deryalar gözünüzde iki koca damla yaşa çevrilmiyorsa...
Canınız cehennem !..
BEYLER'İN BİZİMLE NE DAVASI VAR
Eey, birtakım abuklamaları imge diye sıralayıp şaircilik oynayanlar, şu dizeye bir bakın.
Bedri Rahmi, boşuna "nerde bir köy türküsü görsem / şairliğimden utanırım" dememiş.
Haa, birtakım dangalak Bedri Rahmi'yi, şair saymaz bilir misiniz. Bir başka dangalak taifesi de "ressam" saymaz:
Sen misin köy türküsünü görünce şairliğinden utanan... Sen misin bu toprağı, bu toprağın değerlerini desenleyen. Sen misin halk adamı olan.
Sen misin batılarda eğitimlenip, batıya uşaklık etmeyen, tapınmayan, özenmeyen. Kendine, özüne ANADOLU'ya dönen. Gidinin döneğiii...
Oh olsun, "biz san'at jandarmaları" da seni, şair - ressam saymayız.
Fikret Otyam'a da kıyıdan bakar bu taife.
Fikret Otyam deyince, şu anıyı anlatmalyım:
Bir etkinlik sonrası, akşam yemeğindeyiz. Kalabalık bir masa. Sol yanımda Fikret Ağabey, solunda Filiz Otyam. Karşımda Mehmet H.Doğan, sağ yanında eşi...
Söz bir ara Abdülkadir Bulut'a geldi. Hak ettiği ilgiyi göremediğinden söz ederken Fikret Otyam, birden heyecanla bağırdı:"Arkadaş, bu memlekette şiir mafyası var."
Ses kayıt cihazını açıp konuş Fikret abi dedim koydun masaya. Mehmet H.Doğan, biraz bozuk, Bilal Kayabal'ın çok hoşuna gitti, dedi. Ben, Kayabay diye düzelttim. Ben de Kayabay, dedim dese de, eşi benden yana çıkınca. Susmak zorunda kaldı.
Fikret Otyam, az önceki sözüne gönderme yaparak: Demedim mi, dedi ve kadehini şerefe kaldırdı.
Diyom diyom gene de bazı dostları inandıramıyom: Beynimde bir şeyler fazla. Gül, dedik; bülbül, dedik; nerelerdeeen nerelere geldik. Hasbin Allaaah !...
Bülbülün gül ile kan (har) davası var...
Bu dizeyi duydukça, okudukça, söyledikçe... Eğer, gülün harı yani dikeni yüreğinize saplanmıyor; bütün beyaz gülleri kan kızılına boyamıyorsa; ciğerinizin bağından yakalayıp, çölden çöle savurmuyor, taştan taşa vurmuyorsa, deryalar gözünüzde iki koca damla yaşa çevrilmiyorsa...
Canınız cehennem !..
28 Nisan 2011 Perşembe
ÇIKINTI
dini bürünenin yüzü sıyrıldı
altından doların boyası çıktı
bu halkın baştacı takiyeciyse
ne mutlu başları âlâsı çıktı
efendi'den koyu almış rengini
şakirdinden belli foyası çıktı
faziletten akım diye höykürdü
manukyanla sıkı arası çıktı
yuları tutuldu mazlum anırdı
palanı çözüldü yarası çıktı
acındı arpası fazla verildi
memleket hazretin harası çıktı
dokuz okka diye dolanıyordu
yoklandı amcası halası çıktı
yiğitliğin kantarına çekildi
mihenge vuruldu darası çıktı
yukarıdan hikmet va'z ediyordu
zaman tabip baktı sarası çıktı
ahali hazreti mürşit sanırken
hesabı karanın karası çıktı
dini bürünenin yüzü sıyrıldı
altından doların boyası çıktı
bu halkın baştacı takiyeciyse
ne mutlu başları âlâsı çıktı
efendi'den koyu almış rengini
şakirdinden belli foyası çıktı
faziletten akım diye höykürdü
manukyanla sıkı arası çıktı
yuları tutuldu mazlum anırdı
palanı çözüldü yarası çıktı
acındı arpası fazla verildi
memleket hazretin harası çıktı
dokuz okka diye dolanıyordu
yoklandı amcası halası çıktı
yiğitliğin kantarına çekildi
mihenge vuruldu darası çıktı
yukarıdan hikmet va'z ediyordu
zaman tabip baktı sarası çıktı
ahali hazreti mürşit sanırken
hesabı karanın karası çıktı
4 Mart 2011 Cuma
27 Şubat 2011 Pazar
29 Ocak 2011 Cumartesi
22 Ocak 2011 Cumartesi
UĞUR MUMCU ÜÇLEMESİ
ONLAR VE BİZ
onların yüzü kara
bizim yüzümüz apak
biz demirlerde özgürüz
onlar paçavrada tutsak
karasız bir deniz üzre
nanik yaptık ölümlere
bizim toprakta kökümüz
onlar dalgalarda yaprak
buharlaştık ateş içre
yağmur olduk sağnak sağnak
karanlıları arıttık
pınar olup kaynak kaynak
uğursuzlukta susmayız
biz volkanız onlar çomak
KALEM KANATLI GÜVERCİN
bir gök patladı ölümcül
karanfil yağdı toprağa
yüreğimce yarıldı yer
göğe ağdı güvercinler
bulutları tutuşturdu
kalem kanatlı güvercin
kan kırmızı ışıladı aydınlık
tutuldu yolları yarasaların
bir yangın dolandı anadolu'yu
onuru yüceldi kutsal isyanın
YASLARI UĞURLAR'IN
ağlamam su vermedir
yüreğimde soy çeliğe
bilincim ateşlerde
karanlıklara bilenir
yanar mumlar
yanar mumlar
sisler arkasından evren
gökkuşağıyla bezenir
kopar ağları bir bir
kara örümceklerin
özgürlük kök salar
özgürlüğe ağar dal dal
ışık damlar dağa taşa
karanlıklara sığınır
tüm kanlı yarasalar
başında nöbet tutar
ışığı mumcular'ın
karanfiller kanatılmaz
bir kutlu düğüne varır
yasları uğurlar'ın
19 Ocak 2011 Çarşamba
HIRANT DİNK VE KARANLIK
SORU ŞU
Hırant, kapitalist, hortumcu, hayali ihracatçı, işbirlikçi emperyalist uşağı,uyuşturucu baronu, organ kaçakçısı, silah tüccarı, ırkçı savaş yanlısı
olsaydı öldürülür müydü ?
YANIT, HAYIR !
Elüstünde, başüstünde taşınır; şimdi Hırant'a, sırf ermeni olduğu için sövenler, O'na tapınırlardı. Tıpkı şu medyatik yoz zavallılara tapındıkları gibi.
KİM ÖLDÜRDÜ
Muammer Aksoy, Bahriye Üçok, Uğur Mumcu, Abdi İpekçi, Bedrettin Cömert, Ümit Kaftancığlu, Eşref Bitlis, Gaffar Okkan...ve daha niclerini kimler öldürdüyse, Hırant'ı da aynı "kafa" öldürdü.
BENİ DE AYNI "kafa" VURMUŞTU
Kamu tanığı olarak çağrıldığım mahkemede demiştim ki: Bu itlerin sahiplerini bulun. Maşaları yok etseniz noolacak. Başka itler, başka zavallı maşalar bulurlar.
NE Mİ OLDU
Mahkeme salonundan çıkarıldım, bir daha da çağrılmadım.
SONUÇ MU
Onurlu insanları, acılı utanç içinde yaşamaya çabalayan bir ÜLKE.
CAN ALICI SORU
Bu cinayetler KİMİN işine yarar ! ?
Nazım 109 Yaşında
KAYNAK
bulgurlar kaynarken doğmuşum
öyle söylerdi anam
belki de o yüzdendir
bir ömür hep kaynamam
o yüzdendir taşarak
kabından yasağından
böyle kaynar çağlamam
günlerden bir pazarmış
öyle diyordu anam
yine bir pazar günü
ilk defa güneşe çıkarılmış
hasretiyle yandığım
yoluna düştüğüm adam
besbelli o yüzdendir
çektiğim ömür boyu
kapalı kapılardan
İYİ Kİ VARSIN NAZIM HİKMET
bulgurlar kaynarken doğmuşum
öyle söylerdi anam
belki de o yüzdendir
bir ömür hep kaynamam
o yüzdendir taşarak
kabından yasağından
böyle kaynar çağlamam
günlerden bir pazarmış
öyle diyordu anam
yine bir pazar günü
ilk defa güneşe çıkarılmış
hasretiyle yandığım
yoluna düştüğüm adam
besbelli o yüzdendir
çektiğim ömür boyu
kapalı kapılardan
İYİ Kİ VARSIN NAZIM HİKMET
9 Ocak 2011 Pazar
SORDULAR SÖYLEDİK
TYS YILLIĞI İÇİN SORMUŞLARDI
A
S-1 - 2006 yılında, Cumhuriyet'le sorunu olan bir iktidar beşinci yılına girdi.
Uzaklarda, biraz hayali olarak dövüştüğümüz ABD, somut olarak (kan ve ateşle) kapı komşumuz durumunda.
Türkiye'nin politik ve ekonomik durumunu, geleceğini bu ülkenin bir yazar/şairi/aydını olarak nasıl görüyorsunuz?
Y-1- Bu sorunun yanıtı, çok kısa, çok uzun. Ben, şairce yolunu seçip diyeyim ki:
Arabmerikan
Sevgiyi Boğazla
Güzeli Unut
Sübhanallah Wery Good
Eğriyi Hep Sula
Doğruyu Kurut
Hay Maaşallah Wery Good
Yalanı Yay Hızla
Gerçeği Uyut
Esteğzzübillah Wery Good
Temizi Karala
Kirliyi Durult
Kerimallah Wery Good
Beynini Kirala
İçini Boş Tut
Baarekallah Wery Good
Mideni Ayarla
Ne Bulursan Yut
Elhamdülillah Wery Good
S-2 - Geçirdiğimiz siyasal ve ekonomik buhranlara neden olan, "seçim" yoluyla gelmiş iktidarların geleni gideni aratır durumda. Yaşar Nabi Nayır, 1962 yılındaki yıllığında, okuma yazma bilmeyenlere oy kullanma yasağı getirilmesini savunmuştu. 10 milyonluk okuma yazma bilmeyen seçmenin belirlediği bir siyasal iktidarın ülkemizin ve çocuklarımızın geleceğini belirlemesini nasıl değerlendiriyorsunuz? Bu durumda "medya" denen basın yayın organlarının durumu sizce nedir?
Y-2- Yaşar Nabi Usta, 1962’de “Okur-yazar olmayanlar, oy kullanmasın” demiş de acaba, günün okur - yazarlarını görse ne derdi?
Okur-yazar olmayan 10 milyonu, seçim dışı bırakarak seçim yapılsa, korkarım, sonuç bu günden de beter olur. Çevrenizdeki okur-yazarları görmüyor musunuz?
Burada şu yaşanmışlığı anlatmak gerekiyor:
Çankaya’nın “ünlü sofraları” ndan birinde, “eğitim” tartışılırken; gene yalnız kalır Mustafa Kemal.
Masadakiler, “ne kadar eğitebilirsek o kadarı kârdır” demektedirler, ıkına sıkına.
Mustafa Kemal, “emniyet müdürünü çağırın buraya “der. Çağrılır ve adam gelir.
Paşa: - Şu tavanda asılı olan nedir, çocuk?
Müdür - Avizedir Paşam.
Paşa - Aydınlatan nedir peki?
Müdür - Elektriktir Paşam.
Paşa - Elektrik nedir çocuk?
Bu soru sözü bitirir. Emniyet Müdürünün vereceği yanıt yoktur.
Mustafa Kemal, bu kez de, “Şimdi, Muhafız Alayı’ndan bir Mehmet çağırın bana “ der.
Asker gelir, selamını çakar, dikilir. Paşa aynı soruları ona da yöneltir.
Okur-yazar Müdür’ün veremediği yanıt;”okumaz-yazmaz” Memet’ten gelir.
Elektrik nedir sorusuna gelindiğinde, herkeslerin soluğu kesilmişken; Er Memet
bir solukta yapıştırır yanıtı:
- Neyüdüğü bilünmez, ettüğünden bellüdür, Paşam.
Paşa, gözleri ışıl ışıl,sevgiyle uğurlarken askeri, masadakilere dönüp:
“ Gördünüz mü efendiler! İşte sizin okumuşunuz, işte halk, der “ ve ekler:
“Bu millete ya adam gibi eğitim verin, ya da sağduyusunu almayın elinden”
Şimdi benim önerim –ki yıllardır böyle savunurum-, merkezi sınav sistemiyle seçilmeli, seçilenler de seçmenler de. Her kesime kendi alanlarıyla ilgili uzmanlarca hazırlanmış sorular sorulmalı. Seçilmek için yüz üzerinden, taban seksen; seçmenler için, altmış olmalı.
Bir zamanların başbakanı: “Odunu aday göstersem seçilir,” diye öğünmüştü. Haklıymış da, işte böyle olur. Nasıl mı? Seçilmişi odun olanın, seçmeni, çör çöp olur.
B
S-1 - Türk Edebiyatı'nın bugünkü durumu içler acısı. Binlerin altına düşmüş okur sayısı. Daha da kötüsü edebiyatın toplumun ana damarı olma işlevinden uzaklaştırılmış olması? Sizce bunun nedenleri ve çözümleri kısaca nedir?
Y-1- Edebiyatımızın durumunu ülkenin öteki sorunlarından soyutlayamadığımız gibi, edebiyatçılarımızı da öteki insanımızdan soyutlayamayız. Bu ülkenin insanlarından böyle edebiyatçılar çıkar. Eee, edebiyatçısı bu olan toplumun, edebiyatı nasıl olacaktı.
Yazık ki bu ülkenin üretenleri (!) –sanat adına- Tanzimat kafasından bir türlü kurtaramadı kendini. Kafalar Tanzimat olunca da ortaya dökülenler, taklit olmaktan öte ye geçemiyor.
Batılı gibi duyumsayıp, batılı gibi yazmaya debeleniyoruz. Çünkü batılı düşünemiyoruz. İşin korkunç tarafı, şu “medya” denen aşağılaştırılmış gücü de kullanarak, topluma dayatılıyor. “İşte şair işte şiir; işte yazar işte eser” Yersen. –Bu ara çok gündemde ya-.
Yemiyorlar abi. Bu toplum çok şey yedi, yiyor ya işte bunu yemiyor. Yer gibi oldulardı bir ara, yedirmeye çalışanlar da tam gaz dayanmıştı, dibe köşeye itilmiş onurlu yazanların gırtlağına: “Biz demiştik.” diye de, yemedi.
Yemezler, çünkü yazılanlarda kendi yok. Hiçbir biçimde. Ne maddi ne manevi. Yani, ne ekonomik, ne politik, ne duygusal, ne düşünsel, ne anlatısal, ne dilsel... Bu halk yok Edebiyatımızda.
Yok, çünkü yazanların çıkış noktası bu yurt değil. Bir zaman herkesler
alay ederdi, Boğaz’da oturup Anadolu’yu yazanlarla. Bu zevatın bir bölüğü, şişirmiş yelkenleri “küreselleşme” palavrasıyla, yandım Allah pupa yelken.
Şu ikiyüzlü “batı” karşısındaki aşağılık duygumuzu yenemezsek, köprülerin altından daha çok sular akacak.
Bir de, şu, “sen ben bizim oğlan” zavallılığından bir kurtulsak diyorum.
Kurtulmak zorundayız çünkü “Körler görmeseler de yıldızlar vardır”.
S-2- Bir yazarımızın Nobel Edebiyat Ödülü'nü almasına karşın toplumumuzda edebiyatımıza ve genel anlamda sanata karşı gösterilen bu kayıtsızlığı neye bağlıyorsunuz? Bu durumu aşabilmemiz için sizce neler yapabiliriz?
Y-2- Şu “Nobel” çok netameli bir konu. Oralara pek dalmayayım ama bir iki laf edeyim:
Hani şu görmezden geldiğimiz halkın bir sözü vardır. Derler ki: “Keçi can derdinde, kasap yağ derdinde.”
Aydını, yazarı, çizeri tarafından yoklanmış bir toplumun, Nobel’in “N” si nesine.
Burada kafama takılan bir soruyu, paylaşmak isterim:
Yaşar Kemal’in Nobel'e adaylığı söz konusu olduğunda, bir Fransız gazetecinin sözünü, biraz da terslenerek: “ Ben, Kürt yazarı değilim; Kürt kökenli Türk yazarıyım.” diye düzeltmemiş olsaydı...
Acaba diyorum, Orhan Pamuk’unki ikinci olur muydu?
8 Ocak 2011 Cumartesi
ALDATMACA
galu beladan bu yana
özellikle şu sırada
türküüm kürdüüm çerkesiim
ermeniyiim süryaniyiim gürcüyüüm
hangi birini saysam
dört renkliii çok türlüyüm
yaz vaaar kış var
evecek ne iş var
da
ne zaman insan olurum acaba
şuluk buluk bilmen nelik
falan filan hikâye
kasa emperyalist kelle
geçmişe bir bakın hele
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
